Evet sevgili öğrenciler, saygıdeğer veliler; bildiğiniz gibi İngilizce öğretmenimiz Mustafa Murat Çınkı ve ben 02.10.2010-09.10.2010 tarihleri arasında İskoçya’ya gittik. Gitme nedenmiz ise okulumuzun Türkiye adına koordinatörlüğünü üstlendiği ”Çocuklar Sokak Oyunlarını Unutmamalı” adlı comenius projesi gereği idi. Adana’dan İstanbul’a THY ile, İstanbul’dan Amsterdam’a ve Amsterdam’dan Glasgow’a Hollanda Kraliyet Havayolları’na ait KLM adlı şirketin uçağı ile gittik. Rutin bir yolculuk idi. Bu yazı dizisinde size gezimizi anlatmaya çalışacak, İskoçya’da ortağımız olan okul, ortaklarımız ve tanıtımlar ile ilgili bilgiler vereceğim.
Glasgow havaalanına iner inmez bizi hazırlık seminerinde okulumuzu ziyaret eden Sherly ve bu projenin mimarlarından Sheeren tipik bir İngiliz gülümsemesi ile karşıladılar. Doğruca Glasgow’a bağlı Cleydebank bölgesindeki otelimize gittik. Murat Bey ve bana tahsis edilen odaya geçtik. Burada öncelikle Glasgow havaalanındaki bir anıyı anlatmadan geçmeyeyim. Pasaportlarlar kontrol edilirken bizden davetiye dahil istemedikleri hiçbir şey kalmadı. Valizlerimizi hepten döktük yerlere. Yarım saat bir incelemeden sonra geçişimizi sağladılar. Bunun nedenini sorduğumda normal bir kontrol olduğunu söylediler. Adamlar ülkelerine giriş yapan yabancı uyruklu kişileri çok araştırıyorlar. Neden geldin, kiminle görüşeceksin, niye görüşeceksin, davetiyen nerede? gibi… Halbuki İngiltere’nin Türkiye Büyükelçiliği’nden bu ülkeye girebilir vizesi de almışız. Buna rağmen çok zorlandık. Her neyse otele yerleştik.Yani ahım şahım bir otel değildi. Mesela lavaboda 1 kullanımlık sabun vardı.
Ve biz İskoçya’ya girer girmez bizi soğuk ve yağmurlu bir hava karşıladı. Allah’tan tedbirli gitmiştik. Ertesi gün oldu bir küçük reçel, kibrit kutusu kadar ekmek ve bir bardak çayla kahvaltıyı yaptıktan sonra, havanın yağmurlu olmasına bakılmaksızın Britanya’nın en büyük ikinci şehri olan Edinburg’a hareket ettik. Yaklaşık 60Km’lik bir yol. Yol güzergahı çok temiz ve yeşil alanlarla kaplı ve devasa ağaçlar var. Ancak kaldığımız 1 hafta içinde ben İskoçya’nın trafiğine alışamadım. Çünkü trafik akışları bizim Türkiye’nin tam tersi. Edinburg çok güzel bir kent. Allah’tan yağmur biraz hız kesti ve tam anlamıyla gezdik diyebilirim. Çok görkemli bir kalesi var. Tarihi yapılar olduğu gibi tüm ihtişamıyla duruyor. Adamlar tarihi dokuyu o kadar güzel korumuşlar ki, açıkçası imrendim. İngiliz Kraliçesinin İskoçya’ya geldiği zaman kaldığı şatoya gittik. Görülmeye değer bir yer.
Edinburg’un bir özelliği de İngilizler bu bölgeye el koyduğunda ilk isyan hareketleri bu kentte başlamış. Gerek Şatoda çalışanlar, gerekse esnaflar klasik İskoç eteği giyiyorlar. Bana biraz komik geldi lakin burada yaşayanların kültürü bu. Saygı duymak lazım. Hani yakışmıyor da değil. Velhasıl Edinburg kentinin görülmeye değer her yerini gezdik. Öğle yemeğini de bu kentte yedikten sonra Glasgow’a dönmek üzere buradan ayrıldık. Ziyaretimizin büyük bir kısmı sabah otelden okula, okuldan yemeğe, yemekten otele şeklinde gelişti. Bazı aralarda farklı tesisleri ziyaret ettik. Okul içindeki sosyal etkinliklere iştirak ettik. Ayrıca bir gün öğleden sonra da Glasgow kentini otobüsle dolaştık; çünkü yine yağmur vardı...
Ben bu bölümde okul ve eğitim öğretimleri hakkında sizleri bilgilendirmek istiyorum. Önce gözlemlerde bulunduğumuz okulun yapısı ile başlamak istiyorum ki, kendi okulumuzla bir mukayese edebilelim. Okulu içi boş dev L şeklinde bir depo olarak düşünün. Hani bizim barakalarımız vardır ya, onun biraz daha uzunu. Yükseklik 3 metre. Bu uzunlamasına olan büyük odanın her 5 metresine 1.5 yüksekliğinde bir ahşap pervaz konulmuş. Böylece 20-25 tane odacık oluşturulmuş. Arka tarafı pencere, ön tarafı boydan boya açık 20-25 odacık. Ve bu odanın üstünden bakılacak olursa bütün odalar görülebiliyor. Sınıflar bunlar. Her sınıfta bir projeksiyon ve koridorun başında ayaklı yazı tahtası var. Ahşap pervazının yüzleri sınıflar tarafından pano olarak kullanılabiliyor. Şimdi peki bu sınıflar böyle de, bitişik sınıfta ders anlatılırken diğer sınıflar sesten rahatsız olmuyor mu? gibi bir soru soracaksınız sanırım. Hayır, hiç rahatsız olmuyorlar. Çünkü öğretmenlerin susun demesi pek nadir görülen bir durum. Hatta hiç demiyorlar. Yan sınıfta da ders var ama her sınıf öğretmenin söylediğini pekâlâ duyabiliyor. Sınıflar 24-28 kişi aralığında bir mevcuda sahip. Öğretmenler hazırlıklarını bir gün önceden yapıp derse geliyorlar. Ödevlerinde eksik bulunan öğrencileri öğretmenler yanlarına çağırıyor ve eksiklerini belirtiyorlar. Diğer öğrenciler sessizce derslerini yapıyorlar. Sınıflar halıflex kaplı. Öğrenciler öğretmenin karşısında oturuyorlar. Tıpkı geçmişte bizde uygulanan medrese eğitimi gibi. Burada yanılıp bu uygulamayı yapmaya kalksak başımıza neler gelir tahmin edin?! Normal öğretim yapıyorlar; yani sabah saat 09:00’da gelip akşam saat 16:00 gibi ayrılıyorlar. Öğle yemekleri okulda veriliyor. Hangisi olursa olsun öğrencilerin yüzünde mutlaka bir gülümseme var ve selamlama asla dillerinden düşmüyor. Bizim buralarda ise sabah günaydın demeye çekinen öğrencilerimiz var. Öğretmenlerin neredeyse tamamı bayan. Derse ve oyuna tüm öğrenciler iştirak ediyor. Hiç ayrılma yok. Özürlü öğrenci bile tekerlekli sandalyesi ile sıraya geçiyor. Beden Eğitimi dersini arkadaşları ile yapıyor. Gelelim müfredatlarına; yani ders konularına. Mesela 5. Sınıf seviyesindeki bir öğrenci 4 işlemi ve çarpım tablosunu öğreniyor. Konular çok kolay. Sürekli bir şey öğretme gibi bir telaş yok. Ben bu konuyu okul müdürüne sordum: “Müfredat akışı neden bu kadar basit ?”diye. Cevabı şu oldu: “Erdoğan Bey, biz burada öğrenciye öğrenmeyi öğretiyoruz. Öğrenci sırası geldiği zaman kendine gerekli bilgileri nasıl alması gerektiğini bilir. Bizim öğrenciyi zorlamamızın bir manası yok.” Bir de bizi düşünün. 4. Sınıftan itibaren okul, dershane, özel dersler vd. Çocuklarımız her yandan kuşatılmış gibiler. Özellikle dersane kavramı orda hiç yok. Oysa bizim öğrencilerimiz oyun oynamayı bile unuttular… İskoç okullarında eğitim ve öğretim akışının çok esnek ve kolay olduğunu söylemiştik. Bu kadar kolay ve serbest eğitimin nedeni elbette var. Öncelikle bu ülkede öğrencinin sınav kaygısı yok. Hayat standartları çok yüksek. Geçim sıkıntıları yok, iş bulamam kaygıları yok. Eğitim ve yaşam ortamları için neredeyse her şey düşünülmüş.
Ayrıca beni en fazla etkileyen olay; eğitim seviyeleri çok yüksek. Okulda, sokaklarda bir tane çöp bulamazsınız. Çok temiz tutuyorlar yaşadıkları yerleri. Öğrenci evinden çıkıyor, okula gelinceye kadar çamur ile karşılaşmıyor. Doğruca sınıfa gidiyor. Sınıflar tertemiz. Okulda her türlü laboratuar var. Spor salonundan dil laboratuarına, müzik odasından resim atölyesine kadar her şey düşünülmüş. Yemekhane masaları portatif, 5 dakika içinde o büyük yemekhane birdenbire toplantı salonuna dönüşebiliyor. Sınıflar o kadar sade ve klasik ki, hiçbir gösteriş yok. Sıra sistemi değil sandalye sistemi var. Masalar bizimki gibi. Bloklar arasındaki kapı giriş ve çıkışları çift taraflı açılır kapanır kapılar. Kapı kolu yok ki kırılsın! Sınıfların ön tarafı tamamen açık ve kapı elbette ki yok. Sadece sınıflar değil; gerek öğretmenler odası, gerek müdür odası, gerekse müdür yardımcıları odaları o kadar sade ki… Bir tane sandalye, koltuk değil. Kendi bölümü ile ilgili birkaç klasör ve bir bilgisayar. Başka hiçbir şey yok ve tek kişinin oturacağı büyüklükte. 5 metrekare ya var ya yok. Tuvaletlerin temizliğine hayran kaldım. Özellikle klozetlerde temizlenmek için su yok. Sadece sifon sistemi var ama buna rağmen çok temiz. Orada görev yapmak o kadar kolay ki. Her şey hazır. Devlet okulun her türlü ihtiyacını anında karşılıyor. Okul müdürünün bunu nasıl yaptıracağım tasası yok. Okul müdürü; “ihtiyaçlarımız 24 saat içinde karşılanmak zorunda” diyor. “Bir yazı ile ilgili yere haber vermemiz yetiyor” diyor. Aklınıza gelen her şeyin bir kurumu var. Baca mı temizlenecek, elektrik arızası mı var, su mu akmıyor, sifonlar mı bozuldu, bilgisayarlar mı arızalı, telefon mu çalışmıyor? Her şey anında cevap buluyor. Sonra müthiş bir birlik ve beraberlik var. Her yemekte okul öğretmenleri eşleriyle birlikte tam kadro oradalar. Bizdeki rehberlik servisi gibi bir servisleri var. Çok mükemmel çalışıyorlar. Bir günümü onlar ne yapıyor diye ayırdım. Bizdeki servisler genel olarak sorunlu öğrencilerin durumların görüşülmesi için kullanılır. Lakin onlarda bu konu da dahil ödüller, cezalar, veli görüşmeleri her şey onlardan soruluyor. Benim ilk göreve başladığımda bir rehber öğretmenim vardı; adı Sırrı Karabekiroğlu. Bu öğretmenimizin mükemmel bir el yazısı vardı. Sanki yazı değil inci tanesi idi. Bir gün sordum: “Hocam bu kadar güzel yazmayı nasıl beceriyorsun, nerden öğrendin?” diye. Bana söylediği şu oldu: “Erdoğan, ben küçüklüğümden bu yana kim, hangi harfi güzel yazıyorsa ondan bunu kaptım ve öğrendim. Böylece yazım güzelleşti.” demişti. Benim hiç haz almadığım şey faaliyetlerde devamlı birilerinden kopya çekmektir. Başkalarından alınma fikirler; işte “şu okul bunu yapıyor, biz de yapalım” gibi. Fikirler benim ekibimden çıkmalı ve biz örnek olmalıyız. Benim arzum da, tarzım da budur. İşte ancak bu yaklaşım ve davranış korunduğu sürece denenmiş, faydalı fikir ve uygulamalardan yararlanmayı uygun görürüm. İşte orada gördüğüm bir ödül sistemini burada da uygulamak istiyorum.
Her haftanın başında rehber öğretmen nezaretinde yapılan gözlemler sonucu, okulun çeşitli sınıflarından birkaç öğrenciye “Haftanın En Başarılı Öğrencisi” apoleti vermek. Ayrıca davranışları ile örnek olanlara da bunu vermek. Apolet dediğim şey öğrencilerin huzurunda bizatihi sınıf öğretmeni tarafından öğrencinin formasına yapıştırılacak bir etikettir, hiçbir maliyeti yok. Bunu orada hem öğrenciye, hem veliye veriyorlar. Her hafta salonda toplanıp bu uygulama yapılıyor. Törenden sonra hep birlikte “çok iyi iş başardık” anlamları taşıyan bir marş söyleyip derslere giriyorlar. Öğrenci o apoleti akşama kadar çıkarmıyor. Bunun için okulumuzun ünlü bestekârı Nermin Yolcu’dan okulumuzla ilgili bir marş planlamasını bekliyorum. Onların söyledikleri “İskoçya’nın Çiçekleri” adlı gayet güzel bir marş. İskoçlar çok mağrur gururlu ve muhafazakâr insanlar. Kültürlerinden asla ödün vermiyorlar. Mel Gibson’un oynadığı ünlü Cesur Yürek filmi ile özdeşleşmişler. İngiltere’ye bağlılar ama İngilizleri pek sevmiyorlar. Kendi parlementoları, milli takımları, kendi paraları, bakanlıkları var amma başbakanları yok.
İskoçya’ya gitmek için İngiltere’den vize almanız lazım. Tarihte hiç istila edilmemiş kendi topraklarında, hiç savaşa girmemiş bir ülkenin o kadar gösterişli ve sanki dün yapılmış gibi kaleleri var. Bunun nedenin sorduğumda cevaben “Bunları İngilizler yaptılar, yaparken de o kadar görkemli yaptılar ki azametlerini göstermek ve bizi aşağılamak için yaptılar” diyorlar. İngiliz Kraliçesi senede 1 ya da 2 gün gelir Edinburg’da kalırmış. Kaldığı yeri bir görmenizi isterdim. Sanki kraliçe değil koca bir köy orda yaşayacakmış gibi bir hazırlık var.
İskoçya devamlı yağmur alan, bu nedenle de çok yeşil bir yer. Şehir tamamen ağaçlık ve çok büyük, yaşlı ağaçlar var, ayrıca çok iyi korunmuşlar. Parkları muhteşem.
Gitmeden önce tarihleri ile ilgili birçok bilgiyi okuyup gittim. 3 Büyük şehri var. Edinburg, ki bu başkent görevi yapıyor. Glasgow ve Aberden. 843 yılında Kenneth Mac Alpine tarafından kurulan dünyanın en eski ülkelerinden biridir İskoçya. 1707 yılına kadar bağımsızlığını korumuş, bu tarihten itibaren İngiltere ile Büyük Britanya Krallığını oluşturmuşlardır. Bayrak, para, ibadet yerleri gibi birçok haklarını korumuşlar. Ayrıca dünyanın yakından tanıdığı birçok kişiyi yetiştirmiş bir ülkedir. ßMesela yakında altıncısı çıkacak ve gideceğiniz Harry Potter adlı çocuk romanının yazarı J.K. Rowling, Mel Gibson’un canlandırdığı Cesur Yürek karakteri William Wallace, ünlü şair Robert Burns, Penisilin’i bulan Dr. Fleming, telefonu icat eden Alexandre Graham Belle, James Watt, ünlü fizikçi Maxwell İskoçtur. Ayrıca film müziği gayda ile ünlenen Son Mohikan filmi İskoçya’nın karlı dağlarında çekilmiştir.
Tarihleri Türk Milleti kadar eski olan İskoçya bizim proje ortaklarımızdan biridir ve proje sonlandığında tüm ortaklarımızla beraber okulumuza geleceklerdir. Tarihleri ile ilgili bilgi edinmek gerekir. Bizde oralara gittiğimizde tarihimizle ilgili bilgiler vermekteyiz.
Şimdi gelelim bu ihtişamın, bu tarihi zenginliğin kaynağı nedir? Glasgow gezimiz esnasında bize bir rehber verdiler. Şehrin tarihi yerlerini ve gerçekten çok muhteşem parkını gezerken bir anıtın önünde durduk. Bu anıtta bir at ve atın üzerinde bir asker vardı. Altta o zamanın ordu komutanını bir sözü yazıyor. Sözde diyor ki: “Ben İskoç ordusunun komutanı olarak diyorum ki, bu ordu dünyada her şeyi başarabilecek bir ordudur. İskoç ordusuna güvenin.” Anıt Kuzey Afrika’da ölen bir askerin anısına dikilmiş. Tabii burada benim bir soru sormam gerekti. Dedim ki; “İskoçya’nın İngiltere hariç bir düşmanı olmamıştır. İngiltere’de size komşudur. Ne işiniz var Kuzey Afrika’da?” Lakin bu soru rehberin pek hoşuna gitmedi. Amma ortaklarımızdan tamamı beni tebrik etti. Rehber eli ile para işareti yaptı. EEE bu kadar para bende de olsa, ben de böyle görkemli şehirler yapar, alt yapılarını hazırlar, halkıma refah içinde bir hayat sağlardım.
Bildiğiniz gibi bugün dünyanın öbür ucu olan Avusturalya‘da bile İngiliz vali vardır. Hindistan hala İngiltere sömürgesi gibidir. Kanada hakeza öyledir. Netice olarak bu millet hep doğruları yapmamış ama yaptıkları sonunda kendi halkına rahat bir yaşam ortamı oluşturmuştur.
Aramızdaki farkı anlamanızı istiyorum. Biz de Osmanlı zamanında seferlere çıkmışız. Ancak biz ganimet için değil medeniyet için gittik. Mazlumun yanında olmak için gittik.
Sonra buralarda beni derin bir üzüntüye gark eden bir gelişmeyi de aktarmayı istiyorum. Elbette ki Türkiye biliniyor bu ülkede. Ancak Türkiye; İstanbul, Antalya, Marmaris ve Bodrum’dan ibaret sanılıyor. Antakya’nın bilinmemesi çok enteresan. Demek ki tanıtamıyoruz. Zaten bu tür projelerin iki önemli hedefi vardır. Birincisi; yaşadığın şehir ve ülkeyi tanıtacaksın, ikincisi ise; proje gereğini yerine getireceksin. Bizim süratle ülkemizi en iyi şekilde tanıtmamız gerekiyor. Yani geçmiş tarihte dünyaya nam salan bu Asil Millet eğer doğru tanınıyorsa bir eksiklik var demektir.
İskoçların bir özelliğinden daha bahsetmek istiyorum. Nerede olurlarsa olsunlar mutlaka kitap okuyorlar. Kafelerde, uçakta, otobüste; her yerde kitap okuyorlar. Özellikle bu alışkanlıklarını da alsak iyi olur diye düşünüyorum. Okulda öğrenci, veli ve öğretmen arasında o kadar iyi bir diyalog var ki. Öğretmenin öğrenciye yaklaşımı bir anne şefkati ile. Azarlanacak hiçbir öğrenci yok. Ayrıca sınıfta öğrencilerin birbirlerine yaklaşımları da çok sevecen. Küçük çocuklar büyükler tarafından devamlı olarak korunuyor. Onlar şefkatle okşanıyor ve seviliyor. O kadar birbirleri ile kaynaşmışlar ki. O kadar birbirlerine dokunmuşlar ki. Gözleri kapalı olduğu halde bir elin hangi arkadaşına ait olduğunu bile biliyorlar. Gezimizin esas maksadı ile ilgili de biraz bilgi vermek istiyorum. Biliyorsunuz projemiz “Sokak Oyunları”. Ortağımız olan 8 ülke sokakta oynanan bir oyunu sergiliyor, biz de buraya gelerek o oyunu öğrencilerimize tanıtıyoruz. İskoçya’nın oyunun Paraşüt Oyunu. Bu şöyle bir oyun yerde açıldığı zaman paraşütü andıran ve çeşitli renklerden boylamasına 7-8 renkten oluşan bir bez. Bu bezi öğrenciler elleri ile tutarak ve gererek açıyorlar. Paraşüt oyununun oynanabilen birkaç versiyonu var. 1.’si bu gerili bezin üzerine bir top konuluyor ve gerdirme ve gevşetme ile top zıplatılıyor. Lunaparktaki zıplama yerleri gibi. Top kimin bulunduğu renkten aşağı düşerse o oyundan çıkıyor. 2.’si paraşütü çevreleyen öğrencilerin her 4’üne bir meyve ismi veriliyor. Mesela portakal, elma, çilek gibi. Öğretmen “çilekler” dediği zaman çilekler en kısa zamanda paraşüt altından yer değiştiriyorlar. Eğer çilekler yanlışlıkla portakallar bölümünden çıkarsa oyundan çıkıyorlar. Oyunun esas maksadı bir yerde bulunan herkesin oyuna iştirak etmesi. Yani bir kısım oynarken diğerleri seyretmiyor. Herkes oynuyor. Bu oyunu oynamak çok kolay ve eğlenceli.
Bu anlattığım olaylar çevresinde gezimizin son gününe geldik. Veda zamanı gelmişti. Son bölümü de veda yemeğine ayıracağım.
Öğleden sonra İskoçların artık neredeyse milli içecekleri sayılan, İskoç adıyla özdeşleşmiş bir viski fabrikasını ziyaret ettik ve oradan okula geldik. Akşam yemeğini okulun yemekhanesine de yedik. Yemeğe tüm öğretmen ve eşleri geldi. Öğretmenlerin eşleri Kilt denilen İskoç eteği giyerek geldiler. Bizi kapıda güler yüzle karşıladılar. Yemekler yenilirken birden çok gizemli bir müzik başladı ve iki İskoç sırtlarında gayda ile içeri girdiler. İçeri girerken öyle sallapati değil. Bir nizam ile girdiler, etrafımızda bir tur attıktan sonra karşımıza geçtiler ve 4 klasik eser sundular. Daha sonra salona geçtik. Salonda da gösterileri devam ettirdiler. Orda benim isteğim ile Son Mohikan’ın film müziğini çaldılar. Gerçekten insanın tüylerini diken diken eden bir müziği var bu filmin. Dinlemenizi tavsiye ederim. Daha sonra İskoç milli dansını öğretmenler eşleri ile birlikte yaptılar. Bizi de araya katmaya çalıştılar amma biz pek beceremedik . Dansı pek bilmem ama bu da kendilerinin bir kültürü ve çok iyi uyguluyorlar. Ayrıca eşlerin törensel kıyafetleri olan İskoç eteği ile orada bulunmaları ayrı bir görsel güzellikti. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar veda partisi devam etti. Daha sonra teşekkür ederek, ayrılıp otellerimize geldik. Çok iyi hazırlanmışlardı.
Sabah saatinde dönüş hazırlıklarına başladık. Portekiz, Romanya, Fransa, İspanya ekibi ile aynı uçakla Amsterdam’a geldik. Oradan hüzünlü bir şekilde ayrıldık. En iyi anlaştığım arkadaşım Fransız Olivier Borissier ile uzun uzun vedalaştık. İtalya’da buluşmak üzere İstanbul’a hareket ettik ve cumartesi günü akşam saatlerinde Dörtyol’a geldik.
Sevgili öğrenciler, saygıdeğer öğretmen arkadaşlarım, değerli veliler; kıymetli okuyucularım! Ben daha önce Fransa’ya da gittim. Oradaki eğitim sistemini de inceledim. Ancak İskoçlar bu konuda önde ve çok önemli adımları çok önceden atmışlar. Bizim de çok çalışmamız lazım. İskoçya’daki tabloyu anlamak için benim anlattıklarım yetmez. Gidip görmeniz lazım. Ancak o zaman bu başarılı, insani ve hayli farklı ortamı idrak edersiniz. 
Ve işte bir hayal âleminden gerçeklere dönme zamanı… Bizim gerçeğimiz burada. Çok çalışmamız lazım çok ama çok. Hepinizi en derin muhabbetle selamlıyorum. 
siTene eKle | Görüntüleme sayısı: 982 | Yazdır | e-Posta
|
- Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
- Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
- Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
- 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
- Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
|
Gazi ilköğretim Okulu GaziBiriNci
Eğitim Bir Sevda İşidir. Eğitimin Gülen Yüzü. Aman vermeyen şirinlikte bir muhabbettir eğiti[şi]m. |