Urfa, Harran ve Göbekli Tepe'ye gizemli bir yolculuk
Yazan Gazi İlköğRetim
04.04.2010 13:19
Gazi İlköğretim Okulu’ndan 47 kişilik bir heyet Şanlıurfa, Harran ve Göbekli Tepe’yi gezerek, incelemelerde bulundu.
03 Nisan 2010 Cumartesi günü okulumuz öğrenci ve öğretmenlerinden oluşan bir ekip Şanlıurfa, Harran ve Göbekli Tepe’ye gitti. Sabah 05:30’da okulumuz önünde buluşan ekip otobüsteki yerlerini alarak neşe içinde yola çıktı. Mirkelam tesislerinde verilen ilk moladan önce okul müdürümüz Erdoğan Yıldırım gezi hakkında bilgi verdi. “Medeniyetlerin buluştuğu yörelere bir ‘kültür yolculuğu’ yapacağımızı” söyleyen Yıldırım, “Gizem dolu bir yolculuğa başlıyoruz” dedi.
Saat 10:30 civarında Dünya'nın en eski yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilen, Hz. İbrahim’in doğum yeri olabileceği söylenen ve II. Mervan zamanında Emevi Devleti’nin başkenti olan Harran’a varan ekip, şehir surlarının etkileyici görüntüsü, Harran evlerinin gizemli yapısı içerisinde Harran Kültür Evi’yle gezisine başladı. Konik kubbeleri ve yöresel dokusu korunmuş Harran Evleri’nin tarihi, M.Ö. VI. bine kadar gitmektedir. Bölge iklimine uyumlu olarak yazın serin kışın sıcak olan Harran Evleri’ni gezen ekip ardından antik şehrin merkezi olan Harran Höyüğü’ne geçti.
Höyüğe varmadan önce yalnızca Halep Kapısı ayakta kalabilen Harran kalesi görülmüştür. Kalenin İslam öncesi ve İslam devirlerinde üç ayrı dönemde yapıldığı sanılmaktadır. Kalenin Halep Kapısı üzerindeki bir kitabede kapının Selahattin Eyyubi’nin kardeşi El Melik El Adil tarafından 1192’de yapıldığı yazılıdır. M.Ö. III. binden M.S. XIII. yüzyıla kadar kesintisiz olarak iskân edilen Harran Höyüğü ise, içerisinde çeşitli devirlere ait mimari kalıntıları ve bölgenin tarihini gün ışığına çıkartacak belgeleri barındırmaktadır.
Harran Höyüğü’nün hemen yanında bulunan ve dünyanın ilk üniversitesi olarak İlk Çağ'dan beri varlığı bilinen, miladi 718-913 tarihleri arasında [İslâmi dönem] bilim ve sanatta doruk noktaya ulaşan Harran Okulu'nun [Üniversite] kalıntıları gezildi. Aslında Emevi dönemine ait Ulu Cami'nin kalıntıları olan bu yerin 1976 yılı kazılarında, caminin doğu ve kuzey cephelerinde bitişik olarak ortaya çıkan küçük hücrelerinin İslâmi dönem üniversitesine [medrese] ait olduğu tahmin edilmektedir. Antik dönemlerde ilmi merkezlerin ibadethanelerde ya da çevrelerinde oluşup geliştiği bilinen bir durumdur. Buna göre, Ömer b. Abdülaziz'in 634-644 yılları arasındaki halifeliği döneminde ilmi araştırmaların merkezi yapılan Harran Okulu’nun yerinin burası olması ihtimali yüksektir. Rasat Kulesi olarak tanıtılan cami minaresinin de gerçekten rasat kulesinden minareye dönüştürülmüş, sonrasında da bu rasat için kullanılmış olması mümkündür. Dünyanın aya olan uzaklığını doğru şekilde ilk hesaplayan Battani ve atomu keşfeden Cabir B. Hayyan ve tıbbın Avicenna’sı İbn Sina bu üniversitenin mensuplarındandır. M.S. 718 yılında İskenderiye Okulu da kapatılınca Antakya Okulu’yla birlikte Harran Okulu da Dünyanın dört bir tarafından gelen ilim adamlarının özgürce çalıştıkları mekanlar olmuşlardır.
Harran Okulu’nu gezen ekip, Harran’a manevi dokusunu kazandıran büyük alim ve mutasavvıf Hayat El-Harrani’nin camii ve türbesini ziyaret etti. İbn Sina’yla da arkadaş olan Hayat El-Harrani’nin hikmetlerle dolu, yüksek hakikatleri açıklayan sözleri çoktur. İlimde ve tarikatta o kadar yükselmiştir ki, himmet ve tasarrufları Hz. Musa’da anlamını bulan "Yed-i Beyza [Ak El]"ya benzetilirdi.
Harran’ın etkileyici dokusunun yüksek duygusuyla buradan ayrılan ekip Şanlıurfa’ya geldi. Eh hayli yorulmuş ve acıkmışlardı da. Soluğu Urfa’nın tarihi evlerinden Pınarbaşı Konukevi’nde aldılar. Burada yöresel yemekler Lebeni Çorbası, Bostana Salatası, Urfa Kebabı ve ayranla kifaf-ı nefs eden [açlıklarını bastıran] ekip yeniden yola düştü.
İlk olarak “tek başına bir dünya” olan Hz. İbrahim[as]’in insan özgürlük ve erdemini temsil eden mekanı ve makamı Balıklı Göl [Halil-ür Rahman Gölü] gezildi. Eh tabii mutlaka balıklara yem atıldı ve dilek tutuldu. Sonra, Hz. İbrahim’i çok seven ve ateşe atılmasına dayanamayarak kendisi de ateşe atlayan Nemrut’un kızı Zeliha’nın ateşe düştüğü yerde [ve onun gözyaşlarıyla] oluştuğu söylenen Ayn Zeliha [Zeliha'nın gözyaşları] gölünün hemen yanından oflayıp, puflayarak Urfa Kalesi’ne çıkıldı. Yüksekten nefis Urfa manzarası seyredildi, Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı söylenen mancınıklar görüldü ve tünelden korkulu gözlerle, tık nefes geçerek kaleden çıkıldı.
Ve asıl heyecan bundan sonra başladı. Daha önce sitemizde sizlere duyurduğumuz Hz. Âdem’in yaşadığı cennet [korunmuş bahçe] olabileceği söylenen ve bütün tarih bilgilerini alt üst eden Göbekli Tepe’ye gidilecekti. Kısa bir yolculuk sonrası Göbekli Tepe’ye ulaşıldı. İlk insan nesillerinin yaşamış olabileceği ihtimali ve görülen kalıntılar işin gizemini iyice artırmış ve içimizi titretmeye yetmişti. Her yanı dikkatlice gezildi, dilek ağacına dilek kuşakları bile asıldı. Papatyalar ve sarıçiçeklerle donanmış eşsiz manzarası arasında oturup düşünceli ve keyiflice etraf izlendi. Arkeologların anı defterine duygular yazıldı. Hayata başladıkları ilk günlerden itibaren evrenin soylu bir parçası olarak çevrelerine uyum sağlayıp, akıllarını kullanmayı ve büyük uygarlıklar kurmayı başarmış insanlık soyunun bir üyesi olmanın gururu yaşandı, şükürler edildi.
Günün sonuna gelinmişti. Ne yazık ki artık gitme vaktiydi. Yola çıkmadan Urfa’yla vedalaşmak için onun lezzetlerinden yeniden tatmanın da vaktiydi. Urfa’nın en meşhur ve nezih mekanı Cevahir Konukevi’nde soluk alındı. Turşu, mantar ve galetalı patatesle, pilav eşliğinde sunulmuş Cevahir kavurması yenildi ve ardından Urfa’nın meşhur Şıllık Tatlısı tadıldı.
Karnımız doymuş gözlerimize fer gelmişti. Artık Urfa’ya ve bu eşsiz ve gizemli geziye veda edebilirdik. Bu heyecanı sevdiklerimiz ve yakınlarımızla paylaşmak arzu ve heyecanıyla Portakal Kokulu Şehrimiz Dörtyol’a doğru yola çıktık.