Bugün 5 Ocak. Kışıniyice şiddetini artırdığını, doğuda hava sıcaklıklarının eksi 20'lere düştüğünü okuyoruz gazetelerden. Bir çok köy yolunun kapandığını, bazı illerimizde donarak ölenlerin olduğunu sıcak odalarımızda dinliyoruz. Doğu yine kara ve bu beyaz örtüyle gelen çilelere teslim olmuş. Bu kar, bu soğuklar ve 5 OcakSarıkamış şehitlerini hatırlatıyor bize. Sarıkamış Harekatı’nın son günleri, Ruslar 4 Ocakta kesin hücuma geçmişler, ordumuz kendisinden sekiz kat güçlü bir orduyla mücadeleye başlamış. 11. Kolordudan beklenen yardım bir türlü gelmiyor. Harekatın başındaki Enver Paşa ordu komutanlığını Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek cepheden ayrılıyor. (10 Ocak1915 ‘te de İstanbul’a dönecektir.)Hafız Paşa "şereften başka her şeyin bittiğini" söyleyerekgeri çekilme emrini veriyor.Fırtına ile yağan kar, dondurucu soğuklar ayrıca tifo ve dizanteri gibi hastalıklar ve açlık sonucu ordunun resmi kayıtlara göre 60.000‘i şehit olmuştur zaten.22 Aralık 1914 - 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Fakat zamanlama yanlışlığı, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliği gibi nedenlerle bu acı sonuçları doğurmuştur.
Yine deTürk Ordusu, çok ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmış, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir. Sarıkamış Seferine katılan bir çavuş şöyle diyordu mangasındaki erlere: “Unutmayacaklar… Bizi unutmayacaklar. Unutamayacaklar.”
Aşağıdaİsmail Bilgin‘in Sarıkamış/Beyaz Hüzün adlı tarihi romanından bazıbölümler yeralıyor. Okuduğunuz zaman neden onları unutamayacağımızı daha iyi anlayacaksınız sanırım.
*Geceyi sıfırın altında yirmi derecedeki siperlerde geçirmişlerdi. Karşılarındaki düşman en küçük alevi gördükçe kurşun yağdırıyordu. Topçu ve makineli tüfek ateşiyle ateş ve duman görünen yeri hallaç pamuğu gibi atıyorlardı. Ağaç dolu ormanda ateş yakamıyorlardı. Donmamak için hareket etmek gerekiyordu. Hareket edenler ise yorgunluktan uykusuzluktan kıpırdayamaz hale geliyorlardı. Çoğu asker sabahleyin siperlerinde heykel gibi kaskatı bulunmuştu. İşin daha garibi ve daha acısını görenler gözlerine inanamıyorlardı. Yerdeki karın soğuğundan korunmak için ulu ağaçların alçak dallarına oturmuş, bazıları ayakta dikilmiş savaşçılar aşağıdan seslenenlere karşılık vermeden heykel gibi öyle duruyorlardı. Kaskatı kesilmişlerdi. Akıl almaz bir manzaraydı. Gece ayakları donmasın diye ağaçlara tırmanan arkadaşları orada buzdan heykellere dönüşmüşlerdi. Hava ısınınca dallarda donarak heykelleşmiş bedenler ağaçlardan yuvasından düşen garip kuşlar misali dökülmeye başlamışlardı. Güneş beyaz bir hüznün kollarında yatan cansız bedenleri ısıtmakta ve damla damla ağlamaktaydı.” Boş ver. - Boş ver mi? ben de at sırtında yürüsem yorulmam. Arkalarından gelen Aşkaleli Hasan ellerini cebine sokmuş olduğu halde yanlarına sokuldu. Etrafına bakındı. Sonra çavuşa yaklaştı: - Çavuşum avucunu aç. - Ne olacak? - Sana aç diyorum acele et. Kimse görmesin. Çavuş merakla avucunu açtı. Hasan aceleyle bir avuç arpayı çavuşunun eline koydu. - Bunlarla idare et. - Arpayı nereden buldun? Yoksa sen atların yem torbasından mı aldın? - Hayır çavuşum. Gerilerdeki bir ere on para verdim bir cep arpa aldım. Kendisi atların arpası ile ilgileniyordu. Kimseye söylememi istedi. Zira arpanın da sonu gelmiş. - Hay Allah! Ne günlere kaldık. Hayvanların yemini bile çalıp yer olduk.”
* Dağlarda yürüyen askerler gıdasızlık yüzünden zayıf düşmüşlerdir. Günlerce yürümüşler, iyi beslenemeyince de zayıflamışlardır ama hep yürümeye zorlanmış, bin bir güçlük içinde kendilerinden üstün bir gayret göstererek yürümüşledir. Bunun sonucunda yumruk gibi olan kalpleri daha fazla kan pompalamak için daha hılı şekilde çarpıp durmuştur. Sonra kalpleri büyümüş ve beş on yaş birden yaşlanmışlardır. Erzurum’da bu tür askerlerin yakalandığı hastalığa yaşlılık hastalığı denmiştir.*İran sınırında Ruslarla çarpışan bir jandarma tümeni cephanesiz kaldı. Bütün yetişkinler cephede olduğundan cephane taşıyacak 12-18 yaşlarındaki 120 çocuk zorlu yolculuk için seçildi. Çocukların yanına on sekiz jandarma verilerek yola çıkıldı. Ustura gibi bir havada yola çıkan kafile Çuh Dağını aşarken fırtınaya yakalandı. Haber alınamadı. Köylüler çocukları aramaya çıktı. Karlar altında 38 çocuk ve jandarma erini donmak üzereyken buldular. 82 çocuk ve 10 jandarma eri ise donmuştu. Kurtulanların büyük bir bölümü zatürreden can vermişti.
*Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkanvekili Dük Aleksandr Pietroviç, elindeki dürbünü yere attı ve bağırdı: “Delirmiş bu Türkler! Böylesine açık hedef olunur mu! Türkler gibi asker yoktur, doğru ama bu ne acemilik, bu ne akılsızlık… Mevzilenmeye ihtiyaç duymadan, açık hedef olmuşlar…” Binbaşı Mustafa Nihat askerleriyle yürümektedir. İki gün önce Sarıkamış’a girmişiz. Karşı saldırı sonucu geri çekilmişiz. Kolordumuz erimiş. Mustafa Nihat Bey ve emrindeki yetmiş dokuz kahraman dört yüz metrelik mesafeyi sekiz saatte almışlardır. Hedefe vardıklarında ise sadece on sekiz kişidirler. Mevzilenmek isterler lakin nasip olmaz. Olmamıştır herhalde ki gece yerini sabah ışıklarına terk ettiği zaman gördüğü manzaradan Rus Kurmay Başkanı Pietroviç şaşkınlıktan atmıştır dürbününü: “İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurluklarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele bıyıkları ve sakalları! Her biri fütuhat oku gibi çelik misâl. Ya gözler? Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatmadığı gözleri, hepsi açık! Tabiata da başkumandana da karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’a teslimiyetle bakan gözler… Açık, apaçık! İkinci sırada öyle bir manzara ki hiçbir heykeltıraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed. Sandıkları bir avuçlamışlar ki hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler. Ve sağ başta Binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta… Ya Rabbi bu bir duruştur ki karşısında düşmanı da kindarı da melunu da Allah’a sığındıkları günkü çaresizlik içinde yere çökertiş velvelesi halinde… Belinde, fişeklerinin o kurban olunası çıkıntılarını örtüp yok etmeye, gece düşen tipi bile razı olmamış. Sol eli, boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş. Kale sancağı gibi… Diğer eli, belli ki semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür erkek kömür karası saçları beyaza bulanmış… Moskova’da Krasnaya Bulvarı’ndaki askeri müzede Kurmay Başkanı Pietroviç’in karargahına gönderdiği rapor, hıçkırıklı bir ağıt gibidir: “Allahüekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok önce Allah’a teslim olmuşlardı.
*Sarıkamış Seferine katılan bir çavuş şöyle diyordu mangasındaki erlere… “Unutmayacaklar… Bizi unutmayacaklar. Unutamayacaklar! Her dem bu, bu dağlar bu tepeler ve bu yollar sarıçam ağaçları her geçene bizi hatırlatacaklar. Bu kar, umarsızca yağan bu kar her yağdığında onların akıllarına bizler geleceğiz. Onlar bu ıssız tepelerde yüzlerce belki de binlerce erin yürüdüğünü bilecek ve hatırlayacaklardır. Çiçeğe durmuş her kardelen gördüklerinde bizim çiçeklenen ama donan hayatlarımızı hatırlayacaklardır.”
Çavuş böyle demişti. Ya bizler? Onları unuttuk mu?..